HARAMEYN İKLİMİNDE

İsmi pâk, cismi pâk Fahr-i Âlem Efendimizi (s.a.) âguşuna alan Medine, toprağı tertemiz, havası tertemiz, şehirlerin en seçkini, sükûnet, huzur ve şifâ bahsedenidir. Sallallahü Aleyhi Vesellem Efendimiz, Mekke'den hicret ederken duaları, "İlâhi! Madem ki beni sevdiğim yerden çıkardın, kendi sevdiğin yerde iskân et." olmuştur.

1997 yılı Ramazan ayında, Allah'ın (c.c.) en sevdiğini, Allah'ın (c.c.) en sevdiği yerleri ziyaretle şereflendik. Elhamdülillah. Allah'ın selâm ve rahmeti Habibi, onun ailesi ve ashabı üzerine daimî artarak olsun.

Efendimiz (s.a.), "Her kim kabrimin başında üzerime salât-u selâm getirirse ben onun salât ve selâmını aracısız işitirim. Her kim benden uzak iken bana salât-u selâm getirirse, melekler salât-u selâmını alıp bana ulaştırır." buyurmuştur. Zeyd b. Sehl bir gün Râsûlullah'ı (s.a.) çok sevinçli bir halde görerek sebebini soruyor. Efendimiz, "nasıl sevinmeyeyim? Allah'dan bana şöyle bir müjde geldi. Bana salât getirene (en kısa sekliyle "Allahümme sallı alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlî seyyidinâ Muhammed." diyene), Allah 10 salât hediye edecektir." cevabini veriyor. Gönenli Mehmet Efendi (Allah rahmet eylesin) sözlerine Peygamberimize salavat ile baslar, Kur'an tilâveti, vaaz ve dualardan sonra yine salavat ile bitirirdi.

Medine, ziyaretçileri bir anne şefkati ve muhabbetiyle kucaklar. Yolculuğun sıkıntı ve gerginliği, yabancılık duygusu yerini, ana kucağının güven sıcaklığına bırakır. Elinizden kayıp giden zaman, akışını yavaşlatır. Ömrünüzün bereketlendiğini hissedersiniz. Her ani dolu dolu yaşarsınız. Medine'nin bereketi herşeydedir. Hatta sizi kuşatan, sarıp sarmalayan yumuşaklık ve mutluluk dahi artarak günler birbirine eklenir. Rasûlullah Efendiniz (s.a.) "Mekke'deki bereket, İbrahim Peygamberin bereketidir. Ben de Allah'dan Medine için bereket istedim." buyurmuştur. Böylece Medine'de "Peygamber Efendimizin bereketi"ni yudum yudum tadarsınız. Rasûlullahı bağırlarına basan ve onunla komşuluk ve hemşehrilik hukuku bulunan Medine ahalisine de sevgi duymak gerekir. Bir hadîsde "Medine'de vefât edene şefaât ederim." buyurulmuştur.

Mescid-i Nebevî Medine'nin orta yerindedir. Efendimiz (s.a.) hicretten sonra ilk olarak Ebâ Eyyüb el-Ensâri'nin (Eyüb Sultan Hz. lerinin) evinde yedi ay misafir kalmışdır. Mescid-i Nebevî'nin arsası, sahibleri olan iki yetim kardeşten 10 altına satın alınarak inşaatına başlandı. Peygamberimiz (s.a.) bu parayı Hz. Ebu Bekir'den borç almıştı. Mescid hicretin ikinci yılında tamamlandı. 3 arşın (1 arşın yaklaşık 68 cm. dir) derinliğindeki temel tastan, 3 arşın kalınlığındaki duvar kerpiçten yapılmıştır. Bu ilk mescidin 3 kapısı olup, kıble yönü Kudüs'deki Mescid-i Aksa idi. kıble yönünü Kâbe'ye çeviren âyet nâzil olduktan sonra, Kâbe yönündeki kapı kapatılarak duvar haline getirildi. Mescidin uzunluk ve genişliği 100'er arşın idi.

Mescid inşaatının tamamlanmasından sonra Rasûlullah'ın zevcelerine mahsus dokuz oda yaptırıldı. Bunlardan mihraba en yakın olanı, simdi Kabr-i Saadetin bulunduğu Hz. Aişe'ninki idi. Ashabın evi olmayan fakirleri için bir gölgelik yaptırıldı. Bunlar Ehl-i suffa (sofa ehli) diye anılırdı.

Hz. Peygamber belli bir mihrab gözetmeden mescidin muhtelif noktalarında namaz kılmıştır. Ancak minber ile Hücre-i Lâtife arasında kalan bir sütunun dibinde fazlaca namaz kılardı. Sonraları bu yerin kaybolmamasına dikkat edilmiş ve buraya bir mihrâb yapılmıştır.

Mescid-i Nebevî'de belirli bir minber de yoktu. Hz. Peygamber mescidin bir köşesinde ayakta durarak hutbe okurdu. Yorulmaması için bir hurma Ağacı temin ederek dayanmasını sağladılar. Peygamber Efendimiz (s.a.) hutbeyi daha sonra imâl edilen ve kendisine takdim edilen kürsüde okumaya başlayınca, önceden dayanıp hutbe okuduğu ağaç, ayrılık hasretiyle ağlayıp sızlamaya başladı. Bunu Efendimizden başka, mescide hazır bulunan ashab da duydular. Hz. Peygamber (s.a.) minberden inerek ağacın yanına gitti. Ağlayan, inleyen Ağacı eliyle okşayarak susturdu. Efendimiz bu Ağacı minberin altına, bir rivayete göre de sol tarafına gömdürmüştür. Bakum adli bir kölenin yaptığı ilk minber arkada dayanmaya yarayan üç sütunlu ve üç basamaklı idi. Peygamberimiz (s.a.) hutbeyi 3. basamakta okuyordu. Minber-i şerif'e ilk perdeyi astıran Hz. Osman olmuştur.

Rasûlullah zamanında Mescid-i Nebevî'nin 8 sütunu vardı.

1. Mühlike Sütunu: Bu, Hz. Peygamberin daima dibinde namaz kıldığı sütunun adidir.

2. İkinci sütun Aişe validemizin adıyla anılırdı. Hz. Peygamber (s.a.) kıble değiştikten sonra 10 gün kadar burada namaz kıldırıp hutbe okumuştur. Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer de bu sütunun yanıbaşında namaz kılmayı alışkanlık haline getirmişlerdi. Muhacirîn-i Kiram burada toplanıp konuştukları için, bu sütuna Muhacirîn sütunu da denmektedir.

3. Tevbe sütunu (Ebû Lubâbe sütunu): Hz. Peygamber kendisine karsı gelen yahudilerin Beni Kureyza kabilesine savaş açmıştı. Yahudiler, eski dostlukları sebebiyle Ebû Lubâbe'nin kendilerine elci gönderilmesini istediler. Ebû Lubâbe yanlarına gidince, ondan hayatta kalmaları için kaleden çıkmalarının mi, yoksa kalıp savaşmalarının mi iyi olacağını sordular. Onlara acıyan Ebû Lubâbe hisardan çıkmaktan başka çareleri olmadığını söylerken, eliyle boğazını işaret etmiş ve çıktıkları takdirde hepsinin boyunlarının vurulacağını imâ etmişti. Fakat bundan pişmanlık duyarak kendini Mescid-i Nebevî'nin sütunlarından birine zincirlerle bağladı. Rivâyete göre pişmanlık ve ızdırâb içinde 6 veya 15 gün kadar bağlı kaldı. Bu teessür ve nedâmetten sonra, Rasûlullah Efendimiz Ebû Lubâbe'nin affolunduğunu bildiren âyeti müjdeledi. Rasûlullah'dan başkasına zincirlerini çözdürmemeye yemin eden Ebu Lubâbe'ye şefkât göstermiş ve zincirlerini çözmüştür.

4. sütun "Serir" adi ile bilinir. Buna sebeb Hz. Peygamberin bir müddet minber niyetine kullandığı hurma ağacının bu sütuna dayalı olmasıdır.

5. nin ismi "Muharrem"dir. Hz. Ali Efendimiz bunun yanında namaz kılar, Efendimizi (s.a.) düşman suikastından korumak için burada nöbet tutardı. Ayni zamanda Hz. Ali'nin (r.a.) ismi ile de anılır.

6. Vüfûd: Rasûlullah Arab kabilelerinin elcilerini burada kabul ettiği için bu adi almıştır. Ashabın büyükleri burada toplandıkları için "Meclis-i Kılâde" adi ile de bilinir.

7. sütunun adi "Murabba-i Kabr"dir. Hz. Fâtıma'nin odasının yanında idi. Rasûlullah sabahları buraya gelir ve yüksek sesle âyetler okuyarak kızına Hz. Hasan ve Hüseyin'in namaza kaldırılması hususunu imâ ederdi. Simdi Hücre-i Mutahhara yani Kabr-i Şerif'in bulunduğu yer içinde kalmıştır.

8. sütun "Teheccüd sütunu: Peygamberimiz' (s.a.)in teheccüd namazlarını yanında kıldığı sütunun adi.

1481 yılında çıkan bir yangınla eski sütunlar kısmen yanmış, yerlerine yenileri konarak, III. Selim'in emriyle üzerlerine isimleri yazdırılmıştır. Sonradan ilâve edilenlerle birlikte sütun sayısı 327'ye ulaşmıştır.

Hz. Peygamber'in (s.a.) kabri şerifinin bulunduğu Hücre-i Saâdet ile minber arasında kalan sahaya Ravza-i Mutahhara denir. Efendimiz bu kışım için "cennet bahçelerinden bir bahçedir." buyurmuştur. Kezâ Minber-i Şerif'in de cennetteki Kevser Havuzu üzerinde bulunduğu haberi verilmiştir. Rasûlullah minber üzerinde iken, "Bu an benim ayağım, Firdevs cennetlerinin zemini yüksek bahçelerinden bir bahçe üzerindedir." buyurmuş, başka bir rivayette, "Ben bu saatte Kevser Havuzu'nun su içilecek yerinde duruyorum." demiştir.

Hücre-i mutahhara (Rasûlullah Kabri) ile minber arası 10 m. genişlik, 20 m. uzunlukta olup, 200 metrekarelik mübarek bir mahaldir.

Hz. Ömer'in halifeliği döneminde cemaat çok artarak içeriye sığamaz olmuştu. Hz. Ömer: "Ben Rasûlullah'dan Mescid-i Şerifi genişletmek gerektiğini duymuştum. Simdi böyle bir ihtiyaç hasıl oldu." diyerek Ashabın tasvibiyle genişletme çalışmalarına başladı. Peygamber eslerine ait hücrelere dokunmayarak, diğer yöndeki duvarları yıktırdı. Duvarlar ve çatı öncekinden daha fazla yükseltilerek yeni sütunlar ilâve edildi.

Mescidin ikinci genişletilmesi Hz. Osman'ın zamanına rastlar. Mescidin üçüncü genişletilmesi ve tamiri, Velid b. Abdulmelik'in halifelik döneminde, Ömer b. Abdulaziz'in Hicaz valiliği sırasında oldu. Mescid-i Şerife ilk mihrabı ve dört tarafına birer minareyi Ömer bin Abdulaziz yaptırmıştır. Sonraları bir minare daha ilâve edilmiştir. Rasûlullah'ın Kabr-i Şerifi mescid dahiline alınmıştır. Peygamber Efendimiz Hz. Aişe'nin evinde vefat etmiş ve oraya defnedilmişti. Daha sonra bu kabir, Hücre-i Mutahhara ve Ravza-i Mutahhara adi ile anılmaya başlamıştır. Hücre-i Saadet parmaklıklarla çevrili olup, ziyaretçiler dışarıdan dua ederler. Hz. Fatımâ'nın kabrinin de Hz. Peygamberin kabrinin kuzeyinde yer aldığı söyleniyor. Ancak bazıları, Hazret-i Fatımâ'nın Bâki' Kabristanında Hz. Abbas'ın kabri yakınına defnedildiği kanaatindeler. Hücre-i Mutahhara'nın (Peygamber Efendimizin kabrinin bulunduğu hücrenin), 5 kapısı vardır.

1817 tarihine kadar Mescid-i Nebevî'de başka tamir yapılmamıştır. Bu tarihde kubbenin çatladığı Osmanlı Sultani II. Mahmud'a bildirilmiş, tamir sırasında da türbe yeşile boyanmıştır. hücrenin adi da "Kubbe-i Hadra (Yeşil Kubbe) kalmıştır. Mescid-i Nebevî'nin 24 kapısından 4'u bırakılarak diğerleri kapatıldı. Osmanlı Sultani Abdulmecid, Mescid-i Nebevî'nin yeniden inşaatı sırasında bunlara bir tane daha ilâve ederek kapı sayısını 5'e çıkardı. Sultan Abdulmecid zamanla harab hâle düsen Mescid-i Nebevî'yi yıktırarak, 12 sene zarfında büyük emeklerle yeniden inşâ ettirmiştir. Böylece Mescid-i Nebevî, Hz. Peygamberimizden itibaren yedinci ve son tamirini 1860 tarihinde görmüştür. Zamanımızdaki genişletme çalışmalarından önce, Mescid-i Nebevî 18.000 metrekarelik eski yapısında 5 kapısı, 4 minaresi, 423 direği (sütun), 242 adet minik kubbesi olan bir bina idi. Sultan Mescid bir kısmi yuvarlak, bir kısmi köseli tas ve ağaçtan yapılı eski sütunları değiştirerek, hepsini yuvarlak mermerden imâl ettirmiştir. Kapılar Bâb-ı Cibrill, Bâb-un Nisâ, Bab-ur Rahme, Bâbus Selâm, Bab-i Tevessül veya Sultan Mescid açtırdığı için Bâb-i Mecidî adıyla anılmaktaydı. İlâve bina Sam tarafındaki Bâb-i Mecid'in bulunduğu alana yapılmıştır. Eski binanın ortasındaki avluda mermerlere saçılmış yığın yığın buğdaylar ve Fatımâ-tuz Zehrâ Annemiz Hz. lerine ait olduğu söylenen el değirmeni bulunurmuş. Yaşlı hacıların hasret gözyaşlarıyla anlattıkları bu görünüş tamamen değişmiş, avlu temizlenip namaz kılanlara ayrılarak, üzeri köşeli şemsiyelerle kapatılmıştır. Mescid minberi, mihrabı, renkli ve çiçek desenli muhteşem çinileri, Türk sanatkârlarının ustalığını yansıtan yazıları ve bütün dokusuyla Türk mimarî dehâsının urunudur. Bu şerefli yerlere hizmette Osmanlılar bütün seleflerini geride bırakmışlardır.

Mescid-i Nebevî 1985-1993 yılları arasında kuzeybatı yönünde yapılan ek bina ile son seklini almıştır. (Mescid-i Nebevî ilâve binasının boyutları hakkında geniş bilgiler, Altınoluk 1996 yılı 123. sayısındaki yazımızda verilmiştir.)

Mescid-i Nebevî'de Ramazan akşamları iftar vermek eskiden beri devam edegelen bir âdettir. Bu âdeti sürdürmekte Türklerin titizliği özellikle dikkati çekiyor. İkindi saatinden itibaren mescide coşkulu bir iftar hazırlığı başlıyor. Kimi iftar sofraları 5-6 kişiyi ağırlayacak mütevazı mahiyette iken, kimileri Mescid-i Nebevî'de bir bastan, bir basa upuzun kalabalık gruplar oluşturuyor. Medine ziyaretimizin ilk günlerinde, gecen yıl tanıştığımız Mescid-i Nebevî'nin inşaatında görevli Türk mühendislerinden birinin esi olan, Tûba Kur'an Kursu öğretmeni Fatma Hanımla tekrar karsılaşmış, 40 namaz vakti ikâmetimizin hemen her aksamında onun sofrasında oruç açmıştık. Ramazan akşamları iftar verme âdetini 30 yıla yakın bir zamandır sadakât ve aşkla sürdüren Topbaş ailesinin, bu hayır yarısında seçkin bir yeri bulunuyor. Avluda binlerce kişiye sofra açtıktan başka, Mescidin o ruhanî atmosferinde yerli, yabancı büyük bir kalabalığı ağırlamaktan geri kalmıyorlar. Fatma Hanim, mescide yere naylon örtüler serilerek hazırlanan, neredeyse kadınlar bölümünün nihayetine kadar uzanan bir sofrayı göstererek, "Bu, Topbaş ailesine ait. Gel seni, Musa Topbaş Efendi Hz. lerinin hanimi ile tanıştırayım! Fakat hasta olduğu için her aksam gelmiyor, bir bakalım burada mi?" dedi. Maalesef o aksam ve kalan iki günümüzde de tanışmak kısmet olmadı. Bir ay sonra İstanbul'da vefat ederek maddi, manevî birçok evlâdını yetim, Medine'de sofrasında konuk olan yığın yığın muslumanı garib bırakmış. Allah ruhunu şâd, makamını cennet etsin.

Fatma Hanimin sevgiyle bahsettiği Aşık Zehra Hanim, Medine'ye henüz elektriğin bulunmadığı donemde gelip yerleşmiş. O yıllarda, Osmanlıların hacılar için yaptırdığı vakıf evlerinde kalıyormuş. vakıf evleri Mescid-i Nebevî'nin genişletme çalışmaları sırasında yıkılıp da, Peygamber Efendimiz (s.a.)'in yakın komşuluğundan uzaklaşmak zorunda bırakılması ona büyük ızdırab vermiş. Hâlâ Bugün, "dünya günün birinde nasılsa yıkılacak. Bizim evlerimizden ne istediler, niçin yıktılar?" diye yakınıyormuş. Kızından başka kimsesi olmayan Aşık Zehra Anne, kısa bir sure önce hayatinin en çetin imtihanını geçirmiş. O güne kadar kendisine itina ile bakan biricik kızı Müfide Hanimin kanser hastalığına yakalandığını öğrenince, dünyalar başına yıkılmış. Hastalığın ileri safhada olusu yüzünden, doktorların ameliyattan vazgeçmesine karşılık o, Allah'dan ümidini kesmemiş. Felâket haberi kendisine verildiği gece, sabaha kadar Rabbi'sine kızının şifâsı için niyaz etmiş. Yüce Allah (c.c.) bu nazlı kulunun duasına tenezzül ve ikrâm ile muamele ederek, bıçakla kesilip atılmışçasına bu dertten kızını kurtarıp, hizmetine devam etmek üzere ona bağışlamış. Bir aksam Mescid'e getirildiğinde, bebek sâfiyetine sahip, 85-90 yaşlarında görünen o mübarek Hanımla tanışmak bize de nâsib oldu. Hemen ablamla yanına gidip, elini öptük. Duasını almakla bahtiyar olduk.

Fatma Hanimin bizi tanıştırdığı diğer Medine'li Türk ise, arkadaşımızın ismini taşıyan İstanbul'lu Fatma Kutbî Hanim idi. 10 yıl önce Suudî Arabistan'ın eski Hac Bakanı ile evlenerek, Medine'de Peygamber Efendimiz (s.a.)'e komşu olmakla şereflenmiş. Kendisini Mescid-i Nebevî'nin karsısındaki ikâmetgâhında ziyaret ettik. Arkadaşımız önümüzde, altında otopark bulunan apartmanın asansörle 5. katına geldik. Dairenin haremlik ve selâmlığa açılan iki ayrı kapısı vardı. Zili çaldığımızda hareme ait kapıda, güneydoğu Asya kökenli terbiyeli bir uşak göründü. Ziyaret dileğimizi içeriye bildirdikten sonra, genç bir hizmetçi gelerek bizi harem bölümünün misafir odasına buyur etti. İlk girişte odada, çerçevelenerek kıble tarafına asilmiş, simle islenmiş âyet yazılı Kâbe örtüsü dikkatimizi çekti. Evsahibemizi, Aşık Zehra Anne gibi Yaşlı bir kimse zannederken; bizi, misafir odasının itinalı tanzimine yakışan uzun, zarif kıyafeti içinde genç bir hanim karşıladı. Sıcak, sevecen sohbetini zevkle dinledik. İstanbul'da bir yardim derneğinin başkanlığını yaparken, Tayland'dan Türkiye'ye resmî ziyaret ve tanışma amacıyla gelen, Müslüman kadınlar grubunu ağırlamakla nasıl görevlendirildiğini; bir "Selâmun aleyküm" lâfzının, birebirine yabancı, irk, gelenek, kültür bakımından tamamen farklı iki Müslüman grubu, nasıl sevgi ile kaynaştırdığını kendine has mimikleriyle tatlı tatlı anlattı. Hele sert tepkimize rağmen, yüzlerimize konmakta ısrar ve inat eden bir sineğin münasebetsizliğini, "Rasûlullah'ın misafirleri diye sizi öpüyor." seklinde yorumlaması çok hoştu.

Medine'de Peygamber Efendimiz (s.a.)'i, kadınlara ayrılan saatlerde özel ziyaretimiz yanısıra, Türk kafilesi olarak topluca, "Yeşil Kubbe" nin karşısından da ziyaret ettik. Sekiz gün sabah namazından sonra kadın ve erkek cemaat, avluda sözleştiğimiz bir sütunun yanında toplanarak, kafile başkanımızın bağışladığı çok sayıda hatm-i Şerife, günboyu okunan salavât, kelime-i tevhid ve tesbihâta "amin" dualarımızla katildik. Topluluğun "rahmet" olduğunu, Rasûlullah'ın manevî huzurunda tekrar tekrar yaşadık.

Mescid-i Nebevî yakınlarında ve güney yönde kısa aralıklarla sıralanan Mescidler, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali ve Bilâl-i Habeşi'nin (r.anhüm) evlerinin bulunduğu yerlere, onların hatırâlarını canlı tutmak amacıyla yapılmıştır. Bu Mescidler yakın yıllarda inşâ edilmiştir. 1985 yılındaki haccımızda, Hz. Ali ve Fatıma-tuz Zehra Hz. lerinin geniş bir avluya açılan iki göz odadan oluşan evini ziyaret etmiş, ferz pınarlarının kaynadığı bu mekânda namaz kılarak, o füyuzatdan nasiblenmistik. Eve bitişik çok orijinal ahşap ve kerpiçten yapılmış komşu evler de tümüyle istimlâk edilmiştir. Bu civarda, altı ticaret merkezi halinde, modern ve geniş bir yapı olan Bilâl-i Habeşi (r.a.) camiinden sonra en büyük mescid, Mescid-i Gamame'dir. Peygamber Efendimiz (s.a.)'i hayati boyunca başı üzerinde bulunarak gölgelendiren bulutlar, Efendimiz (s.a.)'i âlem-i bekâya göçünden sonra, onu hemen terk etmemişler. Bir vefâ işareti olarak semâda bulundukları konumda iki, uç gün beklemişler. Mescid-i Nebevî yakınında bu mevkiye, küçüklü büyüklü beyaz kubbeleri ile öbek öbek bulutları andıran Mescid-i Gamame inşâ edilmiştir.

Takva üzere ilk mescid olarak övülen (Tevbe Sûresi, 108. âyet), Kübâ Mescidinin şeref ve mertebesi çok yüksektir. Rasûlullah Efendimiz (s.a.) mescidin inşaası sırasında ilk tasi mihrâb olacak yere koymuş, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman (r.anhum) da o tasin yanına birer taş koyarak, inşaate başlanmıştır. Mescid, Peygamber Efendimiz Medine'ye gittikten sonra bitmiştir. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde: "Kim evinde güzelce abdest aldıktan sonra namaz kılmak için Kübâ Mescidine giderse bir umre sevabı kazanır." buyurmuştur. Mescidin bulunduğu yerde simdi muazzam bir cami inşâ edilmiştir. cami sanat değeri büyük, muhteşem güzellikte yazılmış âyetlerle donatılmıştır. bütün yazılar, İstanbul Fıstıkağacı camii emekli imamı, Mevlevî Hasan celebi ve ekibinin eseridir.

Hendek Savaşının yapıldığı mevkîde, Mescid-i Seb'a (yedi mescid) diye anılan, Hz. Selman, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali ve Fatıma-Tuz Zehra Hz. leri adına küçük birer mescid yapılmıştır. Mescid-i Feth, Sel (Sil') dağı üzerinde bulunmaktadır. Hendek Savaşı sırasında Peygamber Efendimiz (s.a.) burada iki gün boyunca Allah'a dua etmiş, duası kabul olunana kadar yalvarmıştır. Hz. câbir r.a. "Burada ihlâs ile yapılan dua mutlaka kabul edilir. Nitekim ben ne için dua ettiysem kabul olunmuştur." demiştir.

Peygamber Efendimizin Medine'ye hicretinden sonra, müşrikler Bedir mağlûbiyetinin intikâmını almak için Uhud'a geldiler. Burada Allah (c.c.) ve Habibi için canlarını fedâ eden 70 şehit bahâsına bir kere daha yenilgiyi tattılar. Basta Hz. Hamza (r.a.) olmak üzere, İslâm aşkıyla can veren Uhud şehitlerine saygıyla o mânâyı seyretmeye çalıştık. "Ya Rabbi! Gözlerin cilâsı olan Uhud daglarini, Efendimizin ayak izini taşıyan bu savaş meydanını, Uhud şehitlerini bizden hoşnut eyle ve ziyaretimizi kabul buyur!" diye dualar ettik.

cennetu'l Baki' Mezarlığı, Mescid-i Nebevî'nin karsısındadır ve toprağı, Efendimiz (s.a.)'in zevceleri, evlâdları ve ashabın seçkinlerinin mübarek, nurlu bedenlerine son mekân olmuştur. Hz. Osman Zinnureyn, başlangıçta cennetu'l Baki dışında bir mevkiiye defnedilmişken, zamanımızda mezarlık onun kabrini de içine alacak şekilde genişletilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.), "Bizim su Bakiyyu'l-urkad mezarlığına her kim defnedilirse kıyamet günü ona şehâdet ve şefaat ederiz." buyurmuştur. Büyük ablam Mukaddes Hanim, 1985 yılındaki haccımız sırasında, Peygamber Efendimizi ziyaretten sonra vefat ederek, cennetu'l-Bakî mezarlığına gömülmüştü, (Allah rahmet ve Efendimizin şefaatine nâil eylesin.)

Medine ziyareti, Ramazan umremizin ilk günlerine alınmıştı. Ayrılık günü, sabah namazından sonra günün ilk ışıklarında Peygamber Efendimiz (s.a.)'e topluca vedâ ettik. İbadetimizin Mekke bolumu için Zulhuleyfe'de ihrâma girdik. 450 km. mesafedeki Mekke'ye doğru otobüsle yola koyulduk. O hicret yolunda Mehmet ceylan Hocaefendi'nin gür ve yanık sesiyle okuduğu kasideler, Efendimizin güven dolu yakınlığından ayrılmanın burukluk ve hüznünü yüreklerimize ziyadesiyle doldurdu. Rasûlullah'ın hicret esnasında "Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahuekber..." gibi tesbihâtını. 5-10 kilometre de bir, yol kenarına dizilmiş levhalardan okuyarak biz de zikrettik. Mekke'ye kuzeyden, Aişe mescidi önünden geçerek geldik. Yoğun trafik Mescid'ul-Haram karşısında epeyce beklememizi gerektirdi. Gözlerimiz, gönüllerimiz Allah'ın (c.c.) kıymetli mâbedinde, hocaefendinin buram buram aşk kokan dualarına gözyaşlarıyla katildik.

Terâvih ve teheccüd namazları Kâbe karsısında bir başka huşû ile kilindi. Dünyanın hay huyundan, dertlerinden uzak, Allah'ın emn-ü emânında olmak ne güzeldi. Beyazlara bürünmüş, Beytullah'ın etrafında pervane misâli tavaf eden hacılar, rahmet deryasında gark olmanın neş'esini, lezzetini tadıyorlardı. Bütün Müslümanlar Ramazan'ın 27. gecesi fevç fevç Mescid'ul-Haram'a akın ettiler. Şehir neredeyse tümüyle boşaldı. Yerli, yabancı Mekke ahalisi tam bir teslimiyetle Allah'ın beytine sığınmışlardı. Biraz zemzem, birkaç hurma ile oruçlar acildi. Açlık, yorgunluk ve uykusuzluk ne demek? Orada sadece melek sâfiyeti vardı.

çok şükür ki Allah (c.c.), Habibini bize peygamber gönderdi. çok şükür ki din olarak İslâm'ı ihsan etti. Yoksa o beldelerdeki mutluluğu, Allah'a (c.c.) kul olmanın saadetini nasıl bilebilirdik?

--------------------------------------------------------------------------------

Kaynaklar: Mir'ât-i Haremeyn (Mekke-Medine Rehberi), Eyüp Sabri Pasa,, İslâmî İlimler Araştırma Vakfı Yayınları-8, İstanbul, 1986., Adil Güvelioğlu, Mescid-i Nebevî İnşaatı Ins. Yük. Müh. ve Kesin Hes. Uzmanı

NESRİN ZEREY
Altınoluk Dergisi - Mayıs 1997

2005 © Kuts@l Topr@kl@r
www.kutsaltopraklar.net