|
İBADETLERİN İÇ ANLAMI: "HAC" İnsanın nasıl ki bir bedeni bir de rûhu, bir maddî bir de mânevî yönü varsa, dînin de bir zâhiri bir bâtını, yani bir dış yüzü bir de iç yüzü vardır. İbâdetlere görünen şekillerinin ötesinde bir iç anlam vermenin, bâtınî bir yorum getirmenin eski bir geleneği bulunmaktadır. Bu alanla daha çok tasavvuf mensupları ilgilenmiştir. Bâtınî yorumlar dînin zâhirini küçük görmeyi veya onu red ve inkâr etmeyi gerektirmez. Bu yönden tasavvuf anlayışı, tarihteki yıkıcı Bâtınîlik mezhebinden ayrılmış olur. Ölçü şudur: Zahirî ve bâtınî yorum ve izahlar ruh ve beden gibi birbirini tamamlamak durumundadır. Zâhire dayanmayan bâtınî açıklama geçersiz olduğu gibi, bâtını hiçe sayan zâhirci görüş de eksik ve yanlıştır.1 İbâdetlere, görünen şekillerine ve dış yüzlerine ilâve olarak bir takım yorumlar getirmek ve iç anlamlar üzerinde durmak, onlara daha bir canlılık ve derinlik kazandırır. Böylece sembolik ve şekilden ibâret gibi görünen bâzı hareketler, insanın gönlünde ve kafasında yeni bir anlam ve boyut elde etmiş olur. HACCIN İÇ ANLAMI Kelime olarak "hac", hem Allah'a doğru yönelme hareketi, hem de benliğe egemen olma çabası anlamına gelir.2 Hac ibadeti sırasında yapılması gerekenler kısaca şöyle özetlenebilir: Mekke civarında kutsal toprakların sınırına (mîkat) gelince günlük elbiseler çıkarılır ve "ihram" denilen iki parça kumaştan oluşan özel bir kıyafete girilir. Baş açıktır. Hac süresince kişi kendisini, kendi benliğini unutmaya çalışır. Kâbe tavaf edilir. Bütün günü ulvî düşüncelerle geçirmek üzere Mekke civarındaki Arafat'a gidilir. Daha sonra Müzdelife'de gecelenir, oradan Mina'ya geçilir ve şeytan taşlanır, kurban kesilir. Mekke'ye dönülür. Kâbe tavaf edilir. Safâ tavaf edilir. Safâ ve Merve tepeleri arasında yedi kere hafif koşu şeklinde gidilip gelinir. İbadetler arasında en sembolik olanı Hac'tır denebilir.
Acaba bütün bu hareketler neyi ifade etmektedir? Onların bir takım
iç anlamları var mıdır? Bu gibi konular üzerinde duranlar neler söylemişlerdir? Hac esnasında veya her ziyarette tavaf edilen, "Allah'ın
evi" (Beytullah) olarak da isimlendirilen Kâbe yeryüzündeki en
eski mâbettir. İlk olarak Hz. Adem tarafından inşa edildiği kabul
edilir. Hz. İbrahim'in eliyle yeniden yapılmıştır. İslâmiyet'ten önceki
devirlerde de kutsal sayılan bir yapıdır. Şeytan taşlamayla ilgili tarihî olarak anlatılan şudur: Hz. İbrahim Allah'tan başka kimseyi sevmediği iddiasına sahipti. Aslında bu düşünce güzel ve her mü'minde bulunması gereken bir tavırdır. Ama insanoğlu beşerdir, iyi niyetine rağmen her zaman istenen olgunluk seviyesini tutturamaz. Mutlak kemal Allah'a mahsustur. Peygamber de olsa Yüce Allah, Hz. İbrahim'i sözkonusu iddiasında imtihan etmek üzere, kendisinden sevgili oğlunu boğazlamasını istedi. Onlar ailece bu çetin imtihandan başarı ile çıkmasını bildiler. Şeytan, kararından caydırmak üzere ilkin Hz. İbrahim'e geldi, sonra kocasını vazgeçirsin diye Hz. Hacer'e gitti ve son olarak da, kurban olmayı reddetmesi için çocuğun, yani bizzat Hz. İsmail'in yanına vardı. Herbiri de onu taşlayarak yanlarından kovdular. İşte bu olayın Minâ'da cereyan ettiği söylenir. Onun için bu hareketler, hayattaki şeytanî dürtülere karşı, herbirimizin içimizdeki kendi şeytanımıza karşı bir kararlılık gösterisi olarak, orada sembolik bir şekilde tekrarlanır.3 Safâ ve Merve tepeleri arasında yedi defa koşmanın, yani "sa'y"in tarihî hatırasıyla alâkalı olarak anlatılanlar şunlardır: Rivayete göre, Hz. İbrahim karısı Hacer'i küçük bebeği İsmail ile birlikte Mekke'nin o zamanlar çöl olan bu bölgesine bırakıp gitmişti. Çok geçmeden yanlarındaki su bitince, Hz. Hâcer yavrusuna su bulmak için, annelik sevgisi ve şefkatiyle sağ sola koşturup durdu. Bereketli Zemzem suyu işte o zaman ortaya çıktı. Bu annelik şefkat ve sevgisine, bu ulvî hisse saygı duymak, Allah'ın merhamet ve lûtfuna şükretmek için, benzeri hareketler Hz. Hâcer'in koştuğu aynı yerlerde hac sırasında tekrarlanır. Haccın bâtınî yorumlarıyla ilgili çok şey söylenir.
Başta da belirttiğimiz gibi bunun amacı, oradaki davranışların basit
bir şekilden ibaret olmaması gerektiğini hatırlamak, onlara bir derinlik
kazandırmak ve daha bilinçli olarak yerine getirilmesine yardımcı
olmaktır. Böylece alınacak manevî hazzın artması ve kulluk şuurunun
derinleşmesi sağlanabilir. Hac ibadetindeki hareketlerin iç anlamı ve kişiye kazandırması gereken mânevi haller konusunda tasavvuf tarihinde ilginç bir konuşma yer alır. Kısaltarak verdiğimiz bu olaya göre Şiblî (veya Cüneyd-i
Bağdadi) isimli Hak dostu ve ârif kişi, hacca gidip gelen adama sorar: Böylece haccın bütün hareketlerinin taşıması gereken iç anlamlara, soru-cevap şeklinde işaret edildikten sonra, haccın bu bilinç ve anlayış içinde yapılması gerektiği belirtilir.4 Hac ibadeti, bütün zahmet ve meşakkatine rağmen, târifsiz hislerle dolu anlara sahne olur. Bir örnek olmak üzere, duygulu bir kalemden alıntılara yer veriyoruz: "Kâbe'nin çevresindeki tavafı, tasavvufî ifadesiyle,
daha çok, mübarek bir duygu, bir düşünce etrafında ve kendi içimizde
derinleşme hedefli bir seyahatin ifadesi sayılan "seyr fillâh"a
benzetebiliriz. Buradan hareketle sa'y mahallindeki gidip gelmeleri,
halktan Hakk'a, Hak'tan halka urûc ve nüzûlün unvanı olan "seyr
illallah", "seyr minallah" mânâlarıyla yorumlamak uygun
düşebilir. Evet, Safâ-Merve arasındaki gelip gitmelerde işte böyle
bir düşünce ve bu düşünceden kaynaklanan bir derin his ve arzu tûfânı
yaşanır. İşte peykânın gönül hecrinde, şevkim sâkin et Bîm-i dûzah nâr-ı gam salmış dil-i sûzânım sözleri, göklerden gelip alevlerini söndürecek bir rahmet bekler... Ve ruhunu yakan kendi ateşiyle beraber, intizârın bitmeyen hasretiyle kavrulur durur. Bazen mes'âda, ötelerden kopup gelen bir meltemin serinliği duyulsa da, genelde orada hep şevk buudlu bir hüzün, ümit, recâ televvünlü bir aşk ızdırabı yaşanır. Mes'âda çok defa hakikatler hayale karışır ve çevredeki insanlar bazen sükûtun derinliğiyle, bazen de çığlık çığlık hıçkırışlarıyla, kâh mîzâna sürüklenir gibi, kah kevsere koşuyor gibi zevk ve tasa ikilisiyle yer yer yutkunur, zaman zaman da rahat bir nefes alır.. ve geliş-gidişlerine, iniş-çıkışlarına devam ederler. Orada saat ve dakikalar o kadar nazlıdırlar ki, mutlaka iltifat ve alâka isterler. Yoksa, hiç var olmamışlar gibi iz bırakmadan eriyip giderler."5 Kâbe Allah'a ibadet etmek üzere inşa edilen bir mâbettir.
Onun bir adı da Beytullah (Allah'ın evi)dir. Gerçi Allah mekândan
münezzehtir. Eve muhtaç değildir. Ama insanoğlu daima sembollere ihtiyaç
duymuştur. Kâbe de kutsal bir semboldür. Kâbe'ye saygı, onun sahibi
olan Allah'a saygı demektir. Gönül ehli "Ev sahibi evden daha
kıymetlidir." derler. Bu duygu ve düşüncelerle hac görevini yerine getiren kimse âdeta yeni ve daha güzel bir hayata doğar gibidir. O şeytan taşlarken kendisinde var olan nefsaniyeti, büyüklenmeyi ve süfli duyguları taşlayıp ezdiğine inanır. Böylece tertemiz hale geldikten sonra Kâbe'yi tavaf etmesini, arşın etrafında dönen meleklere benzetir, yani âdeta melekleşir. Kötü huylar ve çirkinliklerle hac yolunu tutan kimse, bu olumsuzlukları bırakıp, günah kirinden arınmış halde evine dönemezse gerçek anlamda haccetmiş sayılmaz. Onun sadece adı "hacı"dır. Asıl amaç, anlatılmaya çalışılan şekilde hac ibadetini yerine getirmek olmalıdır.
dipnotlar: 1. Sülemî (ö. 412/1021)'nin bu konudaki görüşleri için bk. Süleyman Ateş, Sülemî ve Tasavvufi Tefsiri, 143, İstanbul 1969. 2. M. Hamidullah, İslâma Giriş, 94. 3. İslâma Giriş, 95-98; S. Uludağ, age, 94-95. 4. Bk. Süleyman Ateş, Sülemi ve Tasavvufi Tefsiri, 167; aynı yazar, Cüneyd-i Bağdadi Hayatı Eserleri ve Mektupları, 94, İstanbul 1969; aynı yazar, İşari Tefsir Okulu, 76, İstanbul 1974; Hucviri, age, 471. 5. M.Fethullah Gülen, "Renklerin Buluştuğu Yerde", Aksiyon dergisi, sayı: 173, Nisan 1998. 6. Yunus Emre Divanı (M. Tatçı), 207. Prof. Dr. Mehmet DEMİRCİ |
2005 © Kuts@l Topr@kl@r |