HAYATA KIYAMET PUSULASI

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

HACCIN FERDE KAZANDIRDIKLARI:

Bunları iki ana bölümde toplayabiliriz:

1. İnsan hayatı Allah tarafından iki ana devreye ayrılmıştır. Birincisi: Geçici dünya hayatı, ikincisi: Ebedî âhiret hayatı. Mülk sûresinde bu anlatılırken âhiret hayatının başlangıcı "ölüm"önce zikredilmiş, içinde bulunduğumuz dünya hayatı ise sonra zikredilmiştir. Bu, Kur'ân'ın temel mantığı ve üslûbu içerisinde geçici hayatı, ebedî hayata göre ayarlatmak için böyle anlatılmıştır.

Dinimizi yüksek seviyede anlayan ve yaşayan büyüklerimiz, haccı, "dünyada yaşanan kıyamet" olarak anlamışlar ve öyle yaşamışlardır. Bugün insanımızın en büyük kaybı, hayatından kıyâmet ve âhiret duygularının silinmiş olmasıdır. Hac, yarın kesinlikle vukû bulacak olan kıyâmeti insan hayatına bir pusula gibi yerleştirmektir. Kıyâmet pusulası daima elinde bulunan insan meselâ yalan söyleyemez, başkasının hakkına tecavüz edemez, sorumsuz bir harekette bulunamaz... Bu sebeple büyüklerimiz şu fani hayatlarını kıyâmetin içinde gibi yaşamışlardır.

Toplumlarına büyük hizmetler veren insanlar, hayatlarının hedefi belirlenmiş olan insanlardır. Şimdi size bir yolculuğa çıkacağınız söylense tabii olarak "nereye? niçin?" gibi sorular sorarsınız. Halbuki şimdi, hiçbir an durmayan bir hayat yolculuğu içindeyiz. Bu yolculuk bittiği anda acaba kendimizi nerede bulacağız? Hedefini bilerek yola çıkmış insan için bir mesele yoktur. Bu sebeple Yûnus Emre, "Sen âşıklarla hiç kıyâmet görmeyeceksin" der. Çünkü bildiği ve hazırlandığı bir hedefe gidenler şok geçirmezler. Çünkü onlar bütün hayatlarını kıyâmet içinde yaşamışlar, Allah'dan gafil olmamışlar, kendilerini her an sorgulamışlardır. İşte hac, insana bütün vakitlerinde Allah'ın huzurunda olduğunu bilerek yaşama şuuru verir ki, bu insan hayatının yönünü belirlemektir.

2. Hac, insanın günlük hayatına bir disiplin kazandırır. İnsanlık tarihinde, insanlığın iyiliğine büyük işleri başaranların hayatlarına bakınız; Muhakkak kesin bir intizama sokulmuştur. Bu sebeple bunlardan pek çoğu, bizim bazan seneler içinde başaramadığımız şeyleri, birkaç hafta içinde, veya buna benzer kısa bir zamanda başarmışlardır.

Haccı bir bütün olarak meydana getiren ibâdetlerin herbiri için zaman ve yer belirlenmiştir. Hacca niyet eden bir müslüman, şu fiili şu saatte ve şu yerde yapmakla yükümlüdür. Başka ibâdetlerde "unutmak" veya "dalgınlık" affedilirken hacda cezalandırılır. Bu çoğu defa savaşta da böyledir.Hayatımızda birçok şeyi bize kaybettiren veya zehir eden bu önemli noksanlıkların giderilmesine bir müslüman herhalde hacda başlayabilir. Arzû edilen seviye, hacda kazanılan bu istidatların hayatın tümüne şâmil kılınmasıdır. Buna göre müslüman kendi hesap defterini tutmaya başlamalıdır; Bir gün içinde, bir hafta, bir ay, bir sene... İçinde hayatıma İslâm'dan neleri soktum? Kötü alışkanlıklarımdan hangisini terkettim? Şu kadar zaman içinde neleri başardım, neleri kaybettim?

Hasan Basrî Hazretlerinin kendine aid tuttuğu bir defteri vardı ki, her gece istirahate geçmeden bu defteri açar, kendini ciddi şekilde sıygaya çekerdi. Önünde kıyamet tablosu bulunmayan bir kimsenin bunu düşünmesi, yapması mümkün değildir. Verilip yapılmayan sözler, ödenmeyen senedler, bile bile ihmâl edilen borçlara bir özür dileme ihtiyacının bile duyulmaması; âhirete inanmayan, hayatına kıyâmet pusulası yol göstermeyen kimselerin vasıflarıdır.

HACCIN SOSYAL HAYATA TESİRLERİ

Rasûlulah'ın ashabından herhangi birinin hayatını incelediğimizde neden ürperiyoruz? Osmanlı ecdadımız neden taklid edilemeyecek kadar büyüktü? Çünkü onlar, her ferdi eğitilmiş bir toplum meydana getirdiler. Meselâ sahabe toplumunda hiçbir ferd kendini ömür boyu affetmiyordu. Kıyâmet şuuru hayatlarına böylesine yerleşmişti.

Hac, ferdi toplum içinde eğitir. Büyük millet olmanın yolu, bütün ferdlerine aynı şeyleri düşündürmekten, aynı hedeflere sevketmekten geçer. Hacca niyet eden bir müslüman, kendisiyle beraber hacca niyet eden ne kadar müslüman varsa hepsi gibi aynı şeyleri yapmağa, aynı şeylerden kaçınmağa niyet etmiştir. Yeryüzünde hacdan başka bu kadar büyük sayıda insanı, aynı zaman sınırları içinde ve tek istikâmete yöneltme imkânına sahip ikinci bir güç yoktur. Bu güç, aynı zamanda İslâm'ın elindeki en büyük silâhtır.

Ancak bu büyük ibâdet, asıl ruhundan uzaklaştırılmış, çoğunlukla seyahat ağırlıklı bir değişiklik durumuna indirgenmiş olduğu için sosyal hayatımıza önemli bir tesiri olmamaktadır. Kendi kendimize soralım: Bu büyük ibâdete ne kadar hazırlanmış olrak gidiyoruz ve dönüşte yakın ve uzak çevremize götürdüğümüz mesaj nedir?

Çoğumuzun götürdüğümüz şeyler, hurma, zemzemle beraber yakınlarımıza ve dostlarımıza değişik hediyeler, bunun yanında radyo, televizyon, teyp...gibi şeylerdir. Azerbaycan'daki, Bosna-Hersek'teki Türk kardeşlerimiz Ermeniler tarafından bütün dünyanın gözleri önünde doğranmaktadır. Türkiye dahil bütün İslâm dünyası bu faciayı sessiz seyretmektedir. Cezayir'deki kardeşlerimiz acaba bu sene hacca problemsiz gelebilecekler mi? Çünkü seçim sonrası cami cemaatelri camiden taşarsa dışarıda kalanlar dağıtılmak için joplanmaktadır. Bulgar zulmünden Türkiye'ye sığınan ve sığınamayan kardeşlerimizden kaçı hacca gelebilecek, gelenlerden kaçı Mekke'de nereye varıp kendisiyle aynı kaderi paylaşan kardeşlerinin derdlerini anlatabilecek?

İşte hac, bu gibi problemlerimizin yıllık genel kongresidir. Ancak dünyanın neresinden gelirse gelsin, hacca niyet eden bir müslümanın önüne hâlâ daha birbirinden farklı öyle problemler çıkmaktadır ki bu büyük meselelerimiz sıraya bile girmemektedir.

Memleketimizde bir zamanlar hacca gitmeyi yasaklayan din düşmanları, İslâm'ın elinde bunun en büyük bir silâh olduğunu çok iyi biliyorlardı. Bu sebeple de yasaklamışlardı. Bunu yapmaktaki gayelerinden biri de Türkiye'yi kesin olarak İslâm dünyasından koparmaktı. Bugün belki hiçbir hükümet müslümanlara " hacca gitmeyin" diyemez. Fakat hacca gelen müslüman yüklendiği vazifenin ne kadar şuurundadır? Bu bizim en önemli problemlerimizden biridir.

Bu konuyla ilgili şu noktalara dikkat çekmek isterim:

Düşünelim ki Hazret-i Ömer,devletindeki bütün valilerin hacca gelmelerini mecburi tutuyor ve hacca gelmeyen valiyi sene başında vazifesinden atıyordu. Bunun sebebi, o günkü İslâm devletinin sınırları içindeki bütün müslümanların durumlarına aid bir senelik rapor valiler tarafından getiriliyor, gelen rapora göre gelecek seneye aid plân ve projeler yine valiler vasıtasıyla müslümanlara ulaştırılıyordu. Telefon, radyo, televizyon gibi haberleşme vasıtalarının bulunmadığı bir devirde yeryüzündeki bütün müslümanlar, bütün müslümanlardan haber alıyorlar, bunu da değerlendiriyorlardı. Bu sebeple hac, bir senenin hesap görülme vakti olarak yılın son ayı olan Zilhicce'ye konulmuştur. Sene başında memleketlerine dönen müslümanlar, yeni düşüncelerle, yeni hesaplarla dönüyorlardı.

Ancak hac öncesi, hac içi ve sonrasında çıkarılan güçlükler ve problemler o seviyelere ulaşmıştır ki, İslâm dünyasının problemlerini konuşmak bir tarafa hac esnasında çıkan problemlerin bile çoğu gündeme gelmemektedir. Meselâ bir tünel faciası, müslümanlar olarak bizim haccı ne kadar anladığımızın, bu konuya ne kadar sahip çıktığımızın bir göstergesidir.

TEKLİFLER

Haccın ve umrenin ferd ve toplum olarak daha verimli geçebilmesi için:

1. Hacca gidecek müslümanları beş altı ay öncesinden paralarının alınıp vaktinden önce sıkıntıya sokulmalarının yerine, beş altı ay önceden hac eğitimleri yapılmalıdır. Bu eğitimler vaktini doldurmuş, tesirini yitirmiş usûllerle değil, bugünün insanını her yönden tatmin edici şekillerde yapılmalıdır. Meselâ ölçekli haritalarla, bu haritalardan istifade ile yapılmış maketlerle, slayd gösterileriyle hacca aid bütün tafsilat nerede ne yapılacağı şeklinde verilmeli, başlangıçta kolaylaştırılmış testlerle anlatılan konuların ne kadar anlaşıldığı kontrol edilmelidir. Hac ibâdeti bütün şekilleriyle anlatılırken Harameyn-i Şerifeyn özet olarak tarihiyle, dünyadaki stratejik yerinin önemiyle tanıtılmalı, haccın kuru bir seyahat değil, bir inanç, bir gaye yolculuğu ve müslümanların yıllık genel kongresi haline dönüşmesi için gerekli bilgi ve şuur verilmelidir.

2. Bir din görevlisi en fazla on kişiden sorumlu olmalı, vazifesi de sadece sorumlu olduğu kişilerin haclarını doğru olarak yaptırmak olmalıdır. İlk defa hacca gelen bir din görevlisi, sadece kendi farzını edâ etmek için gelmeli, ancak daha sonraki gelişlerinde başkalarının sorumluluğunu yüklenmelidir.

3. Her şirket veya kurum, kaç kişinin maddî ve mânevî vebalini yüklenebilecekse o kadar hacı götürmeli, güç yetiremeyeceği yükün altına girmekten korkmalıdır. Çünkü toprak altında ticaretin de hesabı vardır, ibâdetlerde yaptırılan hataların da.

- Ümmet bazında nasıl bir kaynaşma sağlanmalı?

Bu kaynaşmanın sağlanması için, içinde bulunduğumuz hayattan başlamak daha uygun olur. Her müslümanın kendine göre bir iş hayatı vardır. Müslümanlık, dünya ticaretinin müslümanların elinde olmasını istediği içindir ki, dünya müslümanlarının bir araya geldiği hac ibâdetini anlatırken "ticaretin günah olmadığını" bildirmiştir.

Bugün dünyada kendi dar çevresinde kalan hiç bir faaliyetin, hiçbir teşebbüsün başarılı olamadığı, büyük sermayeli işler dışındaki küçük teşebbüslerin eriyip gittiği birçok işadamı tarafından itiraf edilmektedir. Bu sebeple yurdumuz içindeki küçük birimler biraraya gelerek büyümeli ve hac kanalıyla dünyaya açılmalıdır. Özellikle hacca gelen müslüman işadamları ortalama bir ay içinde hacda kaç kişinin toplandığı, bu birikimin getirdiği servetin nerelere aktığı bir inceleme konusu yapılmalıdır. Hacca gelen müslüman düşünmeli ki Kâbe'yi tavaf ettikten sonra oturup yiyeceği tavuk Brezilya'dan, zeytinyağı Yunanistan'dan, peynir Bulgaristan'dan, balık Japonya'dan, giyeceği Tokyo, hediye götüreceği takke, tesbih Çin'den gelmiştir. Bunlar, sayılması gerekenlerin binde biri bile değildir. Türkiye bu dünyanın en büyük pazarına henüz gözlerini açmamış, az bir kıpırdatmış, sonra hemen kapatmıştır.

Bütün müslüman işadamlarının teminatlı anlaşmalarla bir araya gelmeleri ve bu konuları tartışmaları lâzımdır. Aynı zamanda İslâm dünyasının değişik yerlerinden hacca gelen aynı meslek mensupları kendi meslektaşlarıyla hacda buluşup bilgi alış-verişinde, sonra da imkân alışverişinde bulunmaları lâzımdır. Bu görüşmelerden alınan neticeler imkân nisbetinde müslüman toplumlara duyurulmalı, müslümanın parası, ırzı, namusu, haysiyeti her yönden teminat altına alınmalıdır.

Ali HÜSREVOĞLU
Altınoluk Dergisi - Mayıs 1992

2005 © Kuts@l Topr@kl@r
www.kutsaltopraklar.net